Polat Özlüoğlu’nun Meşhur Kitabı: Bir Özet
“Görüneni değil de sanki arkasındakini daha net gösteren bir aynaydı bu.”
Polat Özlüoğlu’nun Annem, Kovboylar ve Sarhoş Atlar kitabını okuduğumda, göğsüme büyük bir taşın oturduğunu, derin bir nefes aldığımı ve bağırma isteğinde olduğumu hatırlıyorum. Hatta bazen kaçmak istedim ve “Ehh ama sen de çok boğdun!” dedim. Kaçtığım zaman oldu…
Kalbin Durduğu Bütün Zamanlar kitabıyla, Meşhur’un hikayesiyle tanışıyoruz. Görünmeyen birçok çocuğun Mü’nün gözleriyle görülmesi ve elinden tutulmasının hikayesi…
Her çocuğa şefkat göstermek isteyen Müdür ile Meşhur’un karşılaşması. Ortak bir tarihe sahip olan kadınların birbirlerinin elini tutma hikayesi… Toplumda ötekileştirilen yetim, Ermeni, annesiz ve baş kaldıranların bir araya gelmesi…
Kitaba büyük bir merakla başladım. Okuma sürecimde hızlı bir başlangıcın ardından aynı etkileyici sebeplerle kaçışlar yaşadım. Yapılanlara kızmanın öfkesini “Tamam, anladık ama bunları bu kadar açık bir şekilde anlatmak zorunda mısın?” şeklinde giderdim. Bu çıplak anlatıma sinirlendim. İzmir’in sokaklarından, kitabevlerinden, dostlarımdan tanıştığım samimiyetle “Ama Polat’ta kan çıkmazsa para yok hikayeleri mi yazıyor ne?” diye sorduğum oldu.
Özlüoğlu’nun şiddeti bu kadar çıplak bir şekilde sergilemesi bir tercih miydi yoksa gerçeğin tam da ta kendisi miydi?
Hepimiz bir şekilde öteki olmanın ayrıcalığını yaşadık. Öteki olmayı başaranlar ise –ki bence bu mümkün değil, öyle olsa bile öteki olduğunun farkında değildir!– bu ülkenin kanlı tarihini filmlerden, kitaplardan ve sergilerden öğrenmiştir.
Özlüoğlu, Meşhur karakteri üzerinden 12 Eylül 1980 darbesini anlatmış. Bu coğrafyada erkek kahramanlarla anlatılan mücadele, devrimcilik ve teslimiyetsizlik hikayelerine bir kadın karakter üzerinden yeni bir bakış açısı getirmiştir.
İşkencenin cinsiyeti olabilir mi? Olamaz diyenleri duyar gibiyim… Kitap, bu olma hallerini anlatıyor… Bedenin parçalanması, devrimcilerin ‘rahat’ kadınlar olarak görülmesi, tecavüz sonucu hamile bırakılması ve yaşanan içsel hesaplaşmalar…
Meşhur, bağırmak kadar susmanın da önemini bilen bir kadındı!
Kitabı bitirdiğimde sokak mücadelesine inanan bir arkadaşımla edebiyatın gücünü konuştuk. Sokakların eylem, slogan ve basın açıklaması dışındaki alanlarını konuştuk. Yeniden üretilmesi gereken önemli alanlar…
Meşhur Kitabı’ndan önce Mirabel Kardeşlerin Kelebekler Zamanı adlı kitabı okumuştum. Mirabel kardeşlerin mücadele tarihlerini, Meşhur kitabında ise bu topraklarda yaşanan farklı bir direniş tarihini okudum…
Özlüoğlu, Külliyat adlı kitap tanıtımlarında birçok ülkede işkencecilerin, darbecilerin ve diktatörlerin ortaklığına işaret etmiş.
Evet, gerçekten de öyleler. Kötülerin benzerlikleriyle ilgili… Nefret, sevgisizlik ve benzerlikleriyle…
Son zamanlarda bu coğrafyada barış umudu konuşuluyor. Savaşın dışında kalanlar barış arayışı içinde… Irkçı tezahüratlar, Kürt Kadın Hareketinde siyasal bir figür olan Leyla Zana üzerinden dile getiriliyor. Savaşın haykırışlarını yükseltenler ve nerede duracaklarını bilmeyenler… Kadınlar yine en kolay saldırı alanı olarak kullanılıyor.
Kitapta yer alan Cezmi Ustalar farklı maskelerle karşımıza çıkıyor. İşkenceci bir geçmişe sahip olmalarına rağmen, sevdikleriyle karşılaştıklarında vahşetle yüzleşiyorlar…
Asker, gerilla aileleri artık çocuklarının ölmemesini istiyor. Asker aileleri çocuklarının hayatta kalmasını umut ederken, dağda olanların aileleri ise çocuklarının dönmesini bekliyor.
Kitabı okurken sürekli “Meşhur, işkencecisiyle barışacak mı?” sorusunu düşündüm. Barışamadı. İşkenceci, kendi iradesiyle o işkenceyi yaptı. İşkencecilerle barışılmaz elbette ancak savaşanlar barışmak zorundadır!
İşkence, insanlık suçudur. Onur ve değerlere yönelik bir saldırıdır.
Savaşın belirli kuralları vardır. Barış her savaşı sonlandırdığında, kurallara uymayanlarla hesaplaşmayı da beraberinde getirir.
Barış kişisel değil, toplumsal ve tarihsel bir olgudur. Kişi işkencesiyle barışabilir ama savaştıkları unsurla barışabilir. Barış, affetmek veya unutma ile alakalı değildir; yeni Cezmi Ustaların yaratılmadığı bir sistem oluşturmayı gerektirir. Meşhur’un işkencecisiyle barışmaması, onurunun bir parçasıdır. Toplumsal barış ise bu onuru koruyarak geleceğimizi inşa etme meselesidir.
Faili meçhuller, kuyulara atılan bedenler, yakılan köyler, bayraklarla karşılanan ölü askerlerin bedenleri, acıları sessizce yaşayan anneler… Hiçbiri unutulmayacak. Artık bunların olmaması adına yeni bir yol bulmalıyız. Bu yeni yol bulunmazsa, beden çürüdüğü gibi toplum da çürür ve yok olur.
“Hayat ne garip. Kendi eliyle, parmaklarıyla açmaya çalıştığı kapılara alışması epey zaman almıştı yeni hayatında.”
Meşhur, zorluklarla dolu koridorları, yükselen duvarları ve kapatılan kapıları aşarken zorlandı. Yetimhanenin soğuk duvarlarından onu çıkaran Mü’süne zarar gelmeden tüm kapıları açmıştı. Hayatımıza dokunan Mü’lerimize zarar gelmeden yıkılan hapishaneleri birlikte yıkmalıyız…
(AÖ/EMK)